https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

“Yazmak için okumak” klişesi bütün klişeler gibi oldukça can sıkıcı olmasına rağmen doğru bir önerme. Yazmak için ne okuduğunuz sorusu belki bu klişe soruyu daha az can sıkıcı hale getirebilir. Tıpkı “Ne yiyorsan osun.” mottosu gibi.

“Ne okuyorsan onu yazıyorsun”

Uzun lafın kısası, “Yazmak için okumak” amentüsünün gereğini yerine getirmek için okuduğum kurgu dışı türlerden antropoloji veya büyük tarih diye tanımlanabilecek eserlerin en iyilerinden biri olan Peter Watson’ın Fikirler Tarihi kitabının sonuç bölümünde Watson şunları söylüyor:

“Düşünceler açısından ele alırsak tarih iki ana akımından oluşur. Bir yanda “ortadakilerin”, insanın dışındaki dünyanın, Aristotelesçi gözlem dünyasının, keşiflerin, seyahatin, icatların, ölçümün, deneyin ve çevreye müdahale edilmesinin, kısacası bizim bilim dediğimiz materyalistik dünyanın tarihi vardır….

Düşüncelerin tarihindeki diğer ana akım insanın iç dünyasını, ruhunu, ve/veya ikinci benliğini Platonik diyebileceğimiz yönlerini keşfidir.”

Watson kitabının sonuç bölümünde özet olarak bütün medeniyet tarihinin bu iki ana akım arasında salınan bir sarkaca benzediğini söylüyor. İnsanın dışındaki dünyayı sarkacın bir tarafı, iç dünyasını diğer tarafı olarak düşünürsek, dış dünyayı temsil eden ve paganizm ile başlayan medeniyet serüveninin, iç dünyayı temsil eden tanrı inancı ile devam etmesi, sonra sarkacın diğer tarafına rönesans, materyalist düşünce akımları ile geçmesi ve akabinde tekrar “Bilinçdışı” yaklaşımı ile iç dünyaya dönüş şeklinde özetlenebilecek tarih anlatısı bu. Bütün bir medeniyet tarihini tek bir satırda özetleme iddasını güden diğer teoriler gibi oldukça çekici geliyor. Sloganlarla ve tek cümlelik özlü sözlerle herşeyi anlamaya teşne insan zihninin bu zafiyetine karşı koymak imkansız.

Peki bunun yazmakla ne ilgisi var? Belki bu “Dış dünya ve iç dünya” teorisini yazma sürecini anlamak için kullanabiliriz. İnsan neden yazar? Bu sorunun cevabını bulmak için-tıpkı bir mühendislik problemini çözmek gibi- onu daha küçük problemciklere bölmek iyi bir fikir olabilir.

“Yazmakta bir iş yok. Sadece daktilonun başına oturup kanamanız yeterli.” Ernest Hemingway

İnsanın iç dünyasında yazmanın işlevini anlamak için yazarların yazma işi ile ilgili söylediklerinden söze başlayabiliriz. Bu sözlerden ilk aklıma geleni Hemingway’e ait. “Yazmakta bir iş yok. Sadece daktilonun başına oturup kanamanız yeterli.”

Heminway’in sözündeki kinaye hemen belli oluyor. “Kanamak” aslında dışarıdan bakıldığında çok kolay ama tecrübe etmeyi denediğinizde insan beyninin derinliklerinde gizli en derin korkunun, kesilmenin, zorluğu tıpkı yazma eyleminin de dışarıdan bakıldığında kolay görünmesi ama boş bir sayfanın önüne oturduğunuzda sizin sayfaya, sayfanın size bakmasının dehşetini hissetmek ile çok yakın bir benzerliği var.

Yazmaya ilk başladığım dönemlerde katıldığım bir tiyatro oyun yazarlığı atölyesinde verilen ödevleri büyük bir hevesle kaleme alıyor, bir sonraki derste, diğer atölye katılımcılarının yardımı ile yazdığım sahnelerin sınıfta sahnelenmesini dehşetle izliyordum. Bu küçük sahne deneyimlerinden birkaçını yaşadıktan sonra belirli bir karakter tipini hep  belirli bir şablona göre yazdığımı fark ettim. Fark ettim diyorum çünkü bu yazarken kesinlikle bilinçli bir tercih değildi. Kadın karakterler hep oldukça etkili, zeki ve baskın oluyorlardı. Bu şablon nereden çıkmıştı? Benden. Derinliklerde duran bir şeyler harekete geçmiş, zihnin alt katmanlarında duran, uyuyan, çoğu zaman kendini gizleyen, verdiğim kararların hepsinde ben hiç fark etmeden kulağıma fısıldayan şey her ne ise kendini hiç belli etmeden beni ikna etmiş ve her seferinde aynı “Tipi” yazmamı sağlamıştı.

Bunu fark ettiğimde çok korkmuştum. Bu yazarlık deneyimimde Hemingway’in deyimiyle kendimi ilk kanatmamdı. Bıçağı almış, kolumda damarların arasında acı verecek ama beni öldürmeyecek bir yer bulmuş ve eti yarmıştım. Sonra diğer elimin parmaklarıyla açtığım yarayı ikiye ayırmış ve tıpkı kendini ameliyat eden bir cerrah gibi gördüğüm manzarayı incelemiştim. Dehşet.

Benzer bir korkuyu tiyatro oyunlarımdan biri olan Yavşak’ın oyun metnini tamamlandıktan sonra yaşadım. Çok kısa sürede tamamlanan metni bir süre nadasa bıraktıktan sonra tekrar okumaya başladığımda, bana çok benzeyen ama yabancı birisinin hayat hikayesin okuyor gibiydim. Hikayeyi -Aslında yazar yazdığı oyunun ilk seyircisidir, kuralından hareketle- tekrar tekrar okuyor, karakterin “Derdini” yazanı gibi değil, okuyucu veya izleyici gibi anlamaya çalışıyordum. Yavşak -okuyucu sıfatı ile okuduğumda- mükemmel bir insan olabilecek iken, bir yapbozun eksik bir parçası nedeniyle bir araya gelememesi, eksik kalması gibi, eksik kalan o parça yüzünden mükemmelin tam zıddı, iğrenç birisine dönüşen birisini anlatıyordu. Peki Yavşak’ı bu hale getiren o yapbozdaki eksik parça neydi? Bu soruyu kendime sorduğumda cevabı da hiç beklemediğim şekilde kendiliğinden -cevabı veren zihnnimin derinliklerinde duran ve kulağıma fısıldayan diğer ben olabilir- gelmişti. “Bu Yaratık sevmeyi bilmiyor.” Belki de metin bunu söylemiyordu da ben okur olarak bunu anlamış, kendimle karakteri bu yoldan özdeşleştirmiştim. Bu cevap kulağıma fısıldandığında yazar olan ben kendime şu soruyu sormuştum. “Peki ben sevmeyi biliyor muyum?” İşte o an tıpkı oyun yazma atölyesindeki karakter şablonunu fark ettiğim an gibi dehşete düştüğüm bir an oldu. Zira bir insanın kırk yaşında kendine böyle soruları sorması için ya yazar olması ya da delirmesi gerekir.

Bir yerde psikolojide deliliğin tanımının “Bilinçdışı ile iletişime geçmek” olduğunu okumuştum. Yazmak bilinçdışı ile delirmeden güvenli bir mesafede iletişime geçmenin bir yolu olabilir. Yazının bu kısmına başlarken bahsettiğim Hemingway’in sonu bu tehlikeli yolun varabileceği uçurumu gösteriyor.

Kendimden bu kadar örnek verdiğim yeter. Son örnek popüler bir yazardan gelecek. Stephen King.

Stephing King gibi korku türü denilince akla ilk -çoğu zaman da tek- gelen yazarın, palyaço, on üç rakamı gibi kronik denebilecek korkularının olması bana her zaman çok ilginç gelmiştir.

Bir insan Palyaçolardan bu kadar çok korkup bir palyaçonun baş karakter olduğu bir romanı nasıl yazabilir?

Herhalde yazarlık kabiliyetini kendini kesip derinliklerine korkusuzca bakabilme yeteneği olarak tanımlarsak belki de Stephen King bunu en iyi yapabilen yazarlardan biri.

Klasik edebiyatta da yazarın iç dünyasının eserlerine yansımalarının izlerini görebiliriz. 2019’da K24’te Oylum Yılmaz tarafından kaleme alınan “Anna Karenina’yı kim öldürdü ya da bize neden para vermiyorlar?!” makalesi klasik edebiyatta kadın karakterlerin kaderinin erkek yazarlar tarafından nasıl belirlendiğini açıklayan oldukça ikna edici bir açıklama sunuyor.

“Birkaç yıl önce sevgili Melike Uzun ve Ayşegül Tözeren’le birlikte katıldığım bir söyleşide, bize sonradan üzerinde çok düşündüğüm bir soru sorulmuştu. Diyordu ki okur-dinleyici, “neden büyük yazarların yarattığı büyük kadın kahramanlar romanların sonunda hep ölüyorlar? Bu nasıl bir tesadüftür? Bu yazarlara kadın düşmanı diyebilir miyiz?” Anna Karenina, Emma Bovary, Bihter, neden öldüler? Yoksa öldürüldüler mi?!” Parça parça alıntılarla yazının zenginliğini burada yansıtmak mümkün olmadığı için sonuç bölümün paylaşmıyorum. Merak edenler yazıyı internetten ortamında paylaştığım başlık ile aratıp bulabilirler.

Bu bölüme yazarların işleriyle ilgili yazdıkları kitaplarla başlamıştık. Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı kitabı da bahsettiğimiz konuya benzer bir yerden yaklaşıyor.

Orhan Pamuk kitabında yazarın benliğini ikiye bölüyor. Saf olan yazarın “Hisseden, Yaşayan” tarafına karşılık, “Düşünceli” yazarın ise saf olan tarafını soğukkanlılıkla izleyen, analiz eden tarafına oluşturuyor. Aynı bendende yaşayan ama bir yerde belirli bir mesafede, görebilecek kadar yakın, kanamayacak kadar da uzak, duran iki benlik.

Yazmak elbette ciddi bir disiplin gerektiriyor. Çoğu yazarın günlük rutinlerinde de bu disiplini görebiliyorsunuz. Yazma disiplininin önemli bir parçasını belki de en önemli parçasını yazarın kendi iç dünyası ile olan bu ilişki yapısını sağlıklı şekilde oturtabilmesi ve bu iç dünyanın içerisinden yazıyı besleyebilecek malzemeyi kendisine zarar vermeden çıkartabilmesi oluşturuyor.

İnsanlık Deneyiminin bir parçası olmak

Üniversite yıllarında İletişim Yayınlarının Beyazıt’daki deposuna gidip indirimli kitapları alıp okumak öğrencilik yıllarımdan hatırladığım az sayıdaki güzel hatıralardan biri. O dönem kitap dolu deponun raflarından bulup çıkardığım kitapların çoğu Rus Edebiyatı klasikleriydi. İletişim yayınlarının bastığı Dostoyevski romanlarının editörlüğünü de Orhan Pamuk yapıyordu ve bu kitaplar Pamuk’un ön sözü ile yayınlanmıştı. Hatırladığım kadarıyla Orhan Pamuk’un yazdığı ön söz içerisinde şöyle bir cümle vardı.

“Roman okumak, bize kendi hayat deneyimimizin bütün insanlık deneyiminin bir parçası olduğunu gösterir.”

Yazmanın da okuma eyleminin yoğunlaşmış bir formu olduğunu düşünürsek eğer aynı argümanı yazmak için de kullanabilir miyiz? Yazarak kendi hayat deneyimimizi farklı formlarda farklı şekillere sokarak bütün insanlık deneyiminin bir parçası haline sokmanın insanı -burada yazar oluyor- iyileştiren bir yönü olamaz mı? Peki yazılan hikayeler gerçekten insanlık deneyiminin bir parçası mıdır? En kolay cevaplanacak soru sonuncusu. Anna Karennina’nın, Madam Bovary’nin, Raskolnikov’un insanlık deneyiminin bir parçası olmadığını söylemek mümkün mü?

Peki bu insanlık deneyiminin parçası olduğumuzu hissetmek neden bu kadar önemli? Dünyaya baktığımızda bu deneyimi oluşturan olayların çoğunun insanın parçası olmak istemeyeceği şeyler olduğunu da söylenebilir pekala.

İşte tam burada metne sihirli kelimeyi ekleyebiliriz. “Empati”

Sevilemeyecek karakterler eğer iyi yazılmış ise okuyucuyu bir şekilde empati kurmaya zorlar. Edebiyat tarihi gerçek hayatta karşılaştığımızda yüzüne bile tükürmeye değmeyecek, sokakta yürürken görsek karşı kaldırıma geçeceğimiz, suratına bile bakmayacağımız ama roman sayfalarında karşımıza çıktığında okurken kendimizden geçtiğimiz, arkadaşlarımıza anlata anlata  bitiremediğimiz bir dolu karakterle doludur. Lolita’nın Humbert Humbert’i, Yetenekli Bay Ripley’in Ripley’i, Hayvan Çiftliği’nin Napolyon’u, Chuck Palahniuk’un eserlerinin hepsi ve daha nicesi.

Beliz Güçbilmez’in bir sözü geliyor aklıma. “Hikayeler zihnimize bir esneklik kazandırır.” Esnek bir zihin ile insanlarla empati kurma yeteneğimizi geliştiririz. Bir katil ile de empati kurmak zorunda mıyız? Burası benim görüşüm, elbette itiraz edenler olabilir ama eğer yazma işi ile uğraşma iddiasını taşıyorsanız evet insanlık deneyiminin bir parçası hem de çok büyük ve önemli bir parçası olan “Kötülük” ile de empati kurmak, onunla yüzleşmek, onu anlamak, onu -tıpkı birinci bölümde yazarın kendisine yaptığı gibi- kesip içinde onu oluşturan parçacıkları analiz etmek zorundasınız.

Hayatımda katıldığım ilk yazarlık atölyesinde tanıştığım ve yazma işinde benim için çok önemli bir yeri olan rahmetli Celil Oker’i de anmadan edemeyeceğim. Celil Oker derste yazarın sıfatlarından birinin de “Vakanüvislik” olduğunu söylemişti.

Celil Hoca’ya derste söylediği “Vakanüvislik” sıfatına örnek olarak Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı romanından aklıma gelen bir bölümü anlatmıştım.

Yorgun Savaşçı romanının başlarında baş karakteri olan Topçu Cemil Teyzesinin köydeki evinde Kuayi Milliye tarafından gönderilen ve köyde buluşup birlikte milli mücadeleye katılacağı kaymakamı beklemektedir. Ancak bu bekleyişin son anında Milli Mücadeleye katılan diğer İttihad ve Terakki üyeleri gibi yakalanma emri olan Kaymakam köyün içinde zabıtalar tarafından kovalanır ve Topçu Cemilin onu beklediği evin önünde öldürülür.

Topçu Cemil’in olan biteni çaresizce izlediği odada teyze kızının kocası olan ve birlikte Suriye cephesinde savaşırken orada ölen Eniştesinin resmi asılıdır. Kaymakam vurulduktan sonra Eniştesi cephedeyken doğmuş, babasını hiç görmemiş küçük çocuk -yiğeni- içeri girer ve “Vurdukları adam İttihadçı domuzuymuş.” der. Topçu Cemil de duvarda asılı duran eniştesinin resmine bakarak şöyle düşünür. “Sen memleket için arap çöllerinde hayatını ver, yüzünü bile göremeden öldüğün oğlun arkandan domuz desin.”

Romanda geçen tek bir cümle, okuyucuya o mücadelenin içindeki insanların ruh hali ile ilgili bütün bir Kurtuluş Savaşı tarihin tamamından daha derin bir bilgi verir.

Vakanüvislik sadece şu anı değil, geçmişiyle birlikte toplumu bir araya getiren ortak bir zihin zemini inşa etmeye imkan sağlar. Bugünün Türkiyesinde kültür ortamında böyle bir inşa sürecini devam ettirecek kollektif bir edebiyat üretimi olduğunu iddia etmek malesef mümkün değildir. Günümüzde sadece edebiyat alanında değil, müzik, tiyatro, sinema gibi alanlarda da bugüne bakacak, yaşadıklarımızı başka bir gözle -önceki bölümdeki düşünceli romancı gözüyle- analiz edip bize gösterecek, toplumun dışarıdan bir gözle kendine bakıp yaşadıklarını anlamasını sağlayacak bir sanat bulunmamaktadır. Toplumun hayat damarlarından biri olan sanat her ne kadar kopmamışsada zayıflatılmış, toplumsal belleğe kan akışı azalmış, bu durum tıpkı bir insan bedeninde olduğu gibi zihnin bulanıklaşmasına, hafıza kaybına ve benliğin yavaş yavaş yitirilmesine neden olmuştur.

Bu yazıya başlarken korktuğum şeyin -dağınık düşüncelerin peş peşe sıralanarak bütünlük oluşturmaması- olmaması için çaba sarf etmeme rağmen bunu başaramama ihtimaline karşı bu bölümü ekledim.

Her şey ne için?

Orhan Pamuk yakın zamandaki bir ropörtajında “İyi bir yazar olmak için yirmili yaşlarınızda ölüm ve hayat hakkında düşünmüş olmanız gerekir.” demişti.

Yaklaşık iki bin kelimelik bu metni yazmış olmanın ve okuyucunun buraya kadar sabrederek okuduğunu varsaymanın verdiği kendine güven ve küstahlık ile bu söze karşı bir söz, Orhan Pamuk’un lafının üzerine bir laf söyleme cürretini gösteriyor ve arttırıyorum.

Belki de yirmili yaşlarda hayat ve ölümle ilgili oturup düşünmüş olmanın yazar olmakla değil de insan olmakla bir ilgisi vardır? Belki de kendimize “Ben nasıl bir insanım?” sorusunu soramadığımız için onun yerine “Ben nasıl bir yazarım?”, “Ben nasıl bir doktorum?”, “Ben nasıl bir Avukatım?”, “Ben nasıl bir mühendisim?” gibi sorular soruyoruz. Esas sormamız gereken sorunun etrafından dolaşmak, kaçmak ve çok daha kolay cevaplar verebilmek için esas soruyu değiştiriyoruz.

Kendi içimize bakacak cesareti bulabilmek, çıkan manzara karşısında dehşete düşmeden soğukkanlı düşünebilmek, iç dünyamızda gördüklerimizin bütün insanlık deneyiminin bir parçası olduğunu yanlız olmadığımızı bilmek, bunu sadece bireysel alanda değil toplumsal alanda da birlikte yapabilmek, bunu yapmamıza imkan sağlayacak sanat üretimini toplum olarak ortaya çıkarabilmek, daha iyi yazmak, daha iyi okumak, daha iyi sevmek ve sevilmeye açık olmak için çaba sarfetmek.

Bütün bunlar günümüzde yarım saatliğine bile olsa haberleri izleyen birisine ne kadar da imkansız -ve imkansız kelimesinin bugün eş anlamlısı diyebileceğimiz romantik- geliyordur.

Jakoben bir bakış gibi algılanabilir ancak bu cesareti önce kendini “sanatçı” diye tanımlayan -ben değilim- kişilerin göstermesi ve bir nevi öncülük etmesi gerekmez mi? “Sanatçı” tanımı böyle bir misyondan çok kendi “PR” kampanyaları için sosyal medyada oluşturduğu imajını daha geniş kitlelere yaymaya çalışan kişiler için kullanıldığı – tanıma uyanların da marjinal kaldığı- sürece bu sonuca ulaşmamış imkansız.

Belki bir gün bir Lenin çıkar ve “Ne yapmalı?” başlıklı bir yazı ile burada sorulan bütün sorulara cevap verir. Ben yazıyorum, benim işim soru sormak, cevap vermek değil.

Kaynaklar:

Fikirler Tarihi, Peter Watson. Yapı Kredi Yayınları 2014. Çevirmenler: Kemal Atakay , Nurettin Elhüseyni , Barış Pala , Bahar Tırnakçı , Kaya Genç

İngilizcesi: There is nothing to writing. All you do is sit down at a typewriter and bleed.

Anna Karenina’yı kim öldürdü ya da bize neden para vermiyorlar?! – K24

Şaf ve Düşünceli Romancı, Orhan Pamuk, İletişim Yayınları 2011