
“Haydi, kalk çabuk olmalısın, tam beş dakikan var hazır olman için. Ben arabada bekliyorum’’ tiz ses, şimdi kulaklarında, beyninde, vücudunun tüm hücrelerinde geziyor. Hava soğuk. Yorganı başının üstünden hızlıca atıp gece itinayla yatağın kenarında çıkarttığın terliklerini giyiyorsun. Üzerindeki siyah beyaz renkte, piyon ve fil taşı figürlü pijamalarını çıkarıp kolları bir hizaya gelecek şekilde katlayıp yastığının kenarına bıraktın. Şimdi odanın diğer tarafında topuk tıkırtısı gittikçe senden uzaklaşırken gri duvarlara yankı yaratan soğuk bir ses çarpıyor. Annen “Çabuk ol.” dedi ve kapıyı hızlıca kapatıyor. Odanın içi her geçen günün ardından daha sığılmaz bir hâl bırakıyor üstünde. Anlatamadıkların çoğalıp dökülmek istiyor dudaklarından. Gözlerini kapatıyorsun. Kafanı bir öne bir sağa sonra sola oynatıyor, elini kaldırıyor bir öne uzatıyorsun. Daha sonra duyuyorsun. Birkaç saniye bekleyip, birden oturduğun yataktan hızlıca kalkıyorsun. Artık kafanın içinde oyun oynamaya ara vermelisin. Üzerini bir anda hızlıca giyiyorsun. Banyodaki aynanın karşısında ellerini akan suyun altında ıslatıyorsun. Saçlarını yapıştırarak sağ yana doğru tarıyorsun. Aynaya ıslak ellerini sıçratmamaya özen gösteriyorsun. Yere damlayan bir damla suyu lavabonun kenarında duran kâğıt havlu ile siliyorsun. Eksik bir şey olup olmadığını tekrar arkanı dönüp iki kez kontrol ediyorsun. Eve geldiğinizde annenin sana kızmasını istemiyorsun. Annen için temizlik önemli. Önce sağ elinle banyonun ışığını söndürüp hayır, tekrar yakıyorsun. Ve sol elinle lambayı kapatıyorsun. Döndüğünde giymek üzere terliklerini sokak kapısı kenarında yan yana gelmesine özen göstererek çıkarıyorsun. Önce sağ sonra sol olmak üzere ayakkabılarını giyiyorsun. Koşar adımlarla kapının önünde bekleyen arabaya, oturuyorsun. Annenin bakışlarına göz ucuyla bakıyorsun. Başını öne eğip gözlerini deviriyorsun.
“Nerde kaldın be çocuk! Bak sinirleniyorum ama sabahın kör karanlığında çabuk ol! dedim sana. Haydi atla! Hemen orda olalım. Hazırsın. Bitireceksin sen oyunu, değil mi? Cevap ver oğlum ya, hah! Saçların güzel, tam istediğim gibi olmuş.”
Arabanın geçtiği yolda, kenardaki ağaçları izliyorsun. Gözlerinle hıza yetişmeye çalışıyor, beyninde yer eden taşları sürekli yer değiştiriyorsun. Anneni duymuyorsun. Koltuğun kenarına bırakılmış beyaz peçete arasında iki tane cevizi aldın. Dikiz aynasında annenle göz göze geliyorsun. Gözleri kocaman olmuş, sık sık kırparak kirpiklerinin arasından sana bakıyor. Bir anda tek çizgi olmuş, kırmızıya boyanmış dudakları tıpkı gözleri gibi bir açılıp bir kapanıyor. Anlattığı ne varsa duymak istiyorsun. Duyduğun ilk kelime başarmalısın, kazanmalısın. Başlamak için son noktaya varıyorsun.
Otoparka şöyle bir göz gezdiriyorsun. Arabaların arasında görmek istediğin beyaz araba yok. Gelmemiş baban. Güç almak istediğin dev adam, yok. Belki de bugüne kadar da hiç yanında olmadı. Kapıyı çekip gittiği o günden sonra sadece okul kayıt işlemleri veraset işlemleri için annenle bir araya gelir sen de onu bu bahaneyle görürdün. Bu oyunu kazanırsam babam hep yanımda olur diye dualarını ediyorsun.. Annenin adımları daha da bir büyüyor, acele ettikçe sendeki panik de büyüyor. Aranızdaki dağ kocaman oluyor, elini uzattın. Geri çektin. Avuçlarının terini saklamak istiyorsun. Siyah pantolonun cebinde ellerini saklıyorsun. Parmaklarına dokunan küçük kale taşını cebinden çıkartıyorsun. Yok yok, tekrar cebine gizliyorsun. Baban yok. Annen babanı mat etmişti. Onların büyük kavgaları sonrasında sığınacak bir yer arıyordun. O cebinde gizlediğin küçük satranç taşın, siyah kalen oluyor.
Büyük binanın yukarıya doğru dönen merdivenlerinden çıkıyorsun. Zihnini bölen annenin kırmızı topuklu ayakkabılarının çıkardığı ses oluyor. Kulaklarındaki ses, betonla ayakkabının dansı gibi… Bekleme salonuna doğru yön alıyor annen, omuzuna bir el atıyor. “Gir ve mat et’’ Elinin tersi ile omuzuna düşen sarı saçlarını hızlıca geriye atıyor ve seyirciler bölümüne doğru yürümeye devam ediyor, ardına bakmadan yerine oturuyor.
“Utku Dağdeviren, kimliğinizle masanıza geçiniz’’ Anons iki kez tekrar ediliyor, oturduğun yerden kalkıyorsun. Cebindeki küçük kaleyi ellerin arasında sıkıyor, kalbin yerinden çıkacak gibi oluyor. Uzakta saçlarıyla oynayan, annenle göz göze geliyorsun. Gözün annenin kırmızı ayakkabısına hızlıca takılıyor, çok parlak tıpkı seğiren kırmızı dudakları gibi. Şimdi oyun ilk hamleyle karşı taraftan geliyor. Sen, siyah piyon elinde bekliyorsun. Kafanı kaldırıyorsun, seyircilere bakıyorsun, kafaları kocaman olmuş fil kafaları gibi seni izliyorlar. Gözün aralarında anneni arıyor, bir türlü bulamıyorsun.
Bir sağa baktın, sonra sola annen yok. Araba yok. Baban yok. Cebinde kalen, sen ve oyun. Şah ve mat oluyorsun.